Öğrenci-dışı gençlikle %52’nin varoluşunun ele alındığı sempozyum toplantısı 22 Kasım Perşembe günü İstanbul Sarıyer’de yapıldı. 20 kişinin katıldığı toplantıya üniversiteliler pek ilgi göstermedikleri için azınlıktaydılar. Toplantı gündemi açısından bu kötü bir durum değil tabii. Artık iki-üç sempozyum toplantısı yapılmış olmasının da etkisiyle olsa gerek, katılımcılar bir hayli hazırlıklıydı. Toplantıda ele alından bir önerinin hemen hayata geçirilmesi için, toplantı çıkışında sekiz kişilik bir grup konuyla ilgili olan yerde hazırlık çalışması yapmak üzere yola koyuldu. (Bu da bu toplantının diğerlerinden farkı oldu.)

GÜNDEM

5

Mücadelenin öğrenci kesimlerin dışındaki gençlikte varoluşu açısından hangi adımlar atıldı, önümüzdeki süreçte atılabilecek adımlar ne olabilir?

%52, “gençlik mücadelesi”ni öğrenci gençliğin –özellikle de üniversitelilerin– üç-dört yıllık doldur-boşalt geçiciliğine hapseden kısırdöngünün dışında olma iddiasını hep taşıdı, hâlâ da taşıyor. Mücadeleyi elitleştiren ve daraltan öğrenci karakterini ne kadar parçalayabildik ve hatta “öğrenci gençlik” kesiminde “öğrenci” kimliğini kırıp bir genç olarak mücadele etmelere ne kadar yol açabildik? %52, öğrenci-dışı kesimde de yankısını sıkça buldu, ama varoluşunu yaratmakta sıkıntılar çektiği de açık. Önümüzdeki yılı, beyni uzun eğitim törpülemesinden geçmemiş ve iktidarların en ölümcül saldırılarıyla karşı karşıya kalan gençlik kesiminde varoluş açısından değerlendirmek mücadelenin hakkıyla verilebilmesi için çok önemli bir noktada duruyor.

Anarres: Bugün, %52’nin mücadelesi ve idealleri açısından bence çok önemli bir konuyu ele alacağız: Gençlik mücadelesi denince neredeyse otomatik olarak akla gelen üniversite öğrencisi gençliğin dışında bir alanda mücadelemiz. %52, manifestosu da dahil olmak üzere, en baştan beri üniversite karakterinin belirleyici olduğu bir mücadele tanımının dışında olduğunu söylüyor. Bunun sebebi sadece bir taktik değil tabii, bizim düşüncelerimizi oluşturan bütün ilkeler de, yani seçkinciliğe karşı olma, eğitime karşı olma, iktidar aklının dışına çıkma, hiyerarşi karşıtlığı gibi ilkeler de bunu gerektiriyor, diyebiliriz. Yani bizim düşüncemizin doğal sonucudur bu. Hatta, belki de üniversite-dışı diye bir şeyi özellikle söylememize bile gerek yok, bizim yazdıklarımızı okuyan herkes bu sonucu doğrudan çıkarabilir, ama elbette, önyargılar biraz da doğaüstü olaylara inanmak gibidir, sadece mantıkla açıklayınca o inancı değiştiremezsiniz. Türkiye’de gençlik mücadelesi anlayışını üniversiteli algılayışından çıkarmak da çok zordur. O yüzden özellikle söylemeniz, defalarca tekrarlamanız gerekebilir. Diğer taraftan da, sadece söylemek değil, bunu hayata ne kadar geçirdiğiniz bir sorun olarak ortada durur. Burada bu konuda yaptıklarımızı, yapmadıklarımızı, yapamadıklarımızı ve yapacaklarımızı – biraz karışık oldu ama – konuşacağız. Başlamadan, bugünkü toplantının nasıl olacağıyla ilgili bir detayı hatırlatayım. Hepiniz biliyorsunuz, ancak diyaloglar sitemizde de yayınlanacağı için tekrarlayacağım: Önce, birer konuşma hazırlamış olan iki arkadaşımız, korsan ve HatePower, konuşmalarını yapacak, bu konuşmalara müdahale edebilirsiniz tabii, ardından da toplantıyı çoklu katılımla sürdüreceğiz. Senle başlayalım mı, korsan?

korsan: Aslında öğrenci deyince bile sadece üniversitelilerden bahsetmiş olmuyoruz, ama nedense, gençlik mücadelesi denince öğrenci mücadelesi, onun içinde de özellikle üniversite öğrencilerinin mücadelesinin anlaşıldığını, akla ilk onun geldiğini biliyoruz. Bunda geçmişten bugüne dek gençlik mücadelesi verme iddiası taşıyan grupların, örgütlerin belirlediği bir alışkanlık var. Ve belki de onun kadar önemli olan hiyerarşik düşünme söz konusu. Kısaca, üniversite öğrencisi olan gençler geri kalan gençlerden daha değerlidir, diye özetleyebileceğim bir hiyerarşik düşünme bu. Öyle olunca, üniversitelilerin sorunları, ama üniversiteli olarak sorunları, geri kalan gençliğin pek çok sorunundan daha önemli bulunuyor. Böylece onlar bir şey söylediğinde, onlar ses çıkardığında, biz daha fazla duyuyoruz. Çünkü medyada kendine yer ediniyor. Ayrıca, burada iktidarların uzun yıllardır gençliğe en önemli umut illüzyonu olarak üniversiteyi göstermesinden kaynaklı olarak da, “okumuş çocuk”, okumamış çocukların gözünde bile daha değerli, daha önemli bir yere yerleşebiliyor. Şöyle düşünelim: Şu anda bu topraklarda, 15, 16 ve 17 yaşlarında olan yaklaşık 4 milyon genç var, bunların 3 milyonu liseye kayıtlı, onların da 2,1 milyonu düz devlet liselerinde. Bu 2 küsur milyon gencin sistemin içerisinde geleceğe dair yapabileceği tek şey üniversiteye girmek. Bu sayının üzerine, yine o 3 milyona dahil olan, Anadolu liselileri, Fen liselileri, işte süper liselileri, kolejlileri de eklerseniz, çünkü onlar da üniversiteye yönlendiriliyorlar, bu kadar insana bu sistem tarafından tek çıkar yol olarak üniversite gösteriliyor. E, bir de onların aileleri var, pek çoğu, çocuğum üniversiteye girsin diye, çocuğuna baskı yapan… Bu topraklarda bir statü göstergesi olarak üniversite, her gencin karşısına bir put gibi dikiliyor, Kaf Dağı’ndaki erişilmez bir mücevher gibi kafalara kakılıyor. İşte güya o Kaf Dağı’ndaki mücevhere ulaşmış olanlar, bu kadar yoğun propaganda sonucunda, çok büyük iş başarmış gençler gibi gösteriliyor. Oysa esas yaptıkları, yıllarını ineklemekle harcamak, bir de dershaneye, özel derse, kitaba, dergiye para harcamak ve ha babam ezbere abanmak. Sonuçta, benim torpilli piyango olarak tanımladığım ÖSS’yi kazananlar, yani torpillilerin daha şanslı olduğu piyangoda doğru topları tahmin edenler üniversiteye giriyor. Üniversitenin bu sistem içerisinde dahi öyle anlamlı, hani bir çıkar yol, bir umut olmadığını cümle alem biliyor artık. Sadece tabeladan ibaret bir sürü üniversite var; ayrıca hani şöyle ismi cismi bilinen bir üniversite okusan bile, orada okuduğun bölümün daha sonra sana işsizlik olarak dönme ihtimali çok yüksek, kapitalizm 2001’deki gibi bir krize bir girdi mi, yıllarını üniversite diplomasına veren diplomalı bankacı tayfası beşer-onar işsiz kalakalıyor, ki biri de benim İstanbul Üniversitesi mezunu, işletme masterlı amcamdı! Konuyu dağıtmadan devam edeyim: üniversiteli olmanın hiçbir anlamının olmadığı ama üniversiteli olma ihtimalinin sistem tarafından iyi bir oyalama aracı olarak kullanıldığı çok açık. ÖSS endüstrisi para kazanıyor, bir sürü genç hayatını yaşamak yerine derslerine boğuluyor, böylece de sistem için tehlikeli işlere kalkışmıyor, yani uslu duruyor. Sistem, bütün toplumu ve onlar üzerinden de gençleri üniversite heyulasıyla oyalarken, bunu başarmak için de üniversiteli olmaya bir sürü anlam yüklüyor. Ben burada sadece diploma-bilim-akademi-iş gibi şeylerden söz etmiyorum, üniversiteli genç olarak yaşamanın çeşitli ayrıcalıkları ve özellikleri olduğuna dair propagandayı da söylüyorum. Şöyle ki, güya özgür olmak, aileden ayrı bir hayatın çekiciliği, daha seçkin bir arkadaş grubu ve onlarla çeşitli kültürel etkinlikler, bütün bunlara eşlik eden rahat ve eğlenceli hayat havası, alttan alta da serbest cinsellik… Üniversite propagandası tüm bunları kapsıyor, dikkat edin. Yani üniversite tanıtım broşürlerinde, sadece bilimsel veya mesleki vaatler değil, böylesi şeyler de vardır mutlaka, fotoğraflarda bunlar vurgulanır. Diyelim ki, üniversiteli karakterlerle kurulan filmlerde, üniversiteli, bilim milim gibi şeylerden çok bu hayat tarzıyla gösterilir. Üniversiteli olmak, gençliğin doruk noktasında yaşamaktır. Şimdi bu gençliğin güya doruk noktasında olanların mücadelesi, ki kendi durumlarıyla ilgili mücadeleleri, yani kendi durumlarını doğru bulan ve o kimlik üzerinden verilen mücadele niye gençlik mücadelesi olarak algılanır? Ben burada sistemin işine yarayan bir durum olduğunu görüyorum. Üniversite kimliğini reddetmeyeceksin, ama aynı zamanda mücadeleyi de sen vereceksin ve mücadele konusunda esas muhatap alınan kesim olacaksın. Bu niye sistemin işine gelir? Çünkü teorik olarak, düşünsel açıdan sistemin devam etmemesi gerektiğini söylese bile, üniversiteli sistemin pek çok şeyine iyi alışmıştır. İki açıdan: Birincisi, sistemin düşünme modelleri yıllar içerisinde kafasına kazınmıştır; ikincisi de bir yaşam tarzı olarak, bir kültür olarak üniversiteli olmuştur. Belki basit bir örnek olacak, ama İçgüdü filmini izlediniz mi, bilmiyorum, orada yıllarca yaban doğada yaşayan, hayatını gorillerle geçirmiş olan adam medeniyete getiriliyor, orada gayet medeni olan bir başka adamla, kafeslerin olduğu bir yerde konuşuyorlar. Kafeste bir goril var. Bu yabani kişi, ismi Ethan, aniden kafesin kapısını açıyor, diğeri irkiliyor, fakat goril dışarı çıkmak, kaçmak için hamle yapmıyor. Yerinden bile kımıldamıyor. Ethan, kafesin içindeki gorilin, kapıyı açsan bile gitmeyeceği, özgürlük hemen kapının dışında olmasına rağmen pes ettiği yönünde bir şeyler söylüyor. İşte üniversiteli o kafesteki gorildir. Hatta burada pes etmenin dışında özgürlük korkusundan da dem vurabiliriz. Gerçi bu sistem bunu her bireye uygular, herkesi kafeslere alıştırmıştır, ama bizim şimdi konuştuğumuz konuda, bir genç olarak üniversiteli, yaldızlı demir çubukları olan kafestedir. Onun içinden konuşuyor olması sistemin işine gelir. Çünkü kafes sevgisini öyle veya böyle yeniden üretecektir. Zaten bulunduğu yer, bu kafeslenmiş hayata bilimsel altyapı vermek üzere kurgulanmış bir yer. Egemenliğin, iktidarların bilgisini üretiyor. Herkes yüzünü bu kafese dönmüş, aval aval, hayranlıkla bakarken, bu kafestekiler de kendilerini gençliğin temsilcisi olarak algılamaktan hoşlanıyorlar. Üniversite öncesinde ya da dışında toplumsal sorunlarla, adaletsizlikle, kölelikle ilgilenmek bir çeşit yasakken, bu tip konularla ilgilenen gençlere de “hele bir üniversiteye gir, orada bu işlerle ilgilenirsin” telkini yapılıyor. Ama üniversiteye gidenlere de “olaylara karışma” diye aileden, eğitimcilerden, devletten sürekli tembih ve baskı yağıyor. Ama bu bir senaryo gibi. Yani “ilgilenme” denirken, “ilgilensen bile, ancak belirli sınırlar içerisinde ilgilen” de denmiş oluyor. Üniversiteli de bunu kabul ederek aslında kendi kişiliğini bu gizli sözleşmeyle bağlamış oluyor. Ben, eğer ciddi bir özgürlük mücadelesi vereceksek, bunu da bir gençlik mücadelesi olarak tanımlıyorsak, üniversiteleri tamamen göz ardı edilmesi gereken alan olarak değerlendirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Üniversiteliler de tabii bu mücadelede olabilir, ama üniversiteli kimliklerini bir kenara bırakacaklar.

sokak: Ben bir soruyla girebilir miyim? Bu söylediğin biraz sert bir tabir oldu gibi geldi. Yani üniversiteye karşı çıkmakla üniversiteliye karşı çıkmak arasında farklar var. Birincisi kabul edilebilir ve doğrudur ama “üniversiteli” dediğimizde haddinden fazla genellemiş olmuyor muyuz?

korsan: Hayır, biz burada, iktidarın ürettiği bir kimlikten bahsediyoruz. Bunu kabullenmek, bir özgürlükçünün yapacağı bir şey değil ki. Üniversitede kaydı bulunan gençler mücadele etmemeli, dışlanmalı dersem, dışlayıcı olurum, o zaman öyle bir genelleme yapmış olurum. Ben, üniversiteli kimliği korunarak doğru düzgün bir özgürlük mücadelesi verilebileceğini düşünmüyorum.

HatePower: Ben de müdahale edeyim. Belki sokak’ın sorusuna da bir cevap gibi olabilir. Yani konuşmama gireceğim. Sonuçta üniversiteli diye genelleme yapabiliriz, ama bu genellemenin de kendi içinde farklı farklı yönleri de olduğunu unutmadan. Sonuçta, üniversite var, üniversite var. İsmini hepimizin bildiği üniversiteler, orada ne yaparsan yap, kendi ideolojisini de oluşturuyor ve öğrencilerinin üstüne yüklüyor. Bazılarıysa, hani hep derler ya, yüksek lise gibi. Üniversiteli olarak kabul ettiğimiz insanların mücadeleleri de üniversite süreleri kadar olur. Birinci ve en büyük tehlike budur bence. Okuduğu süre içerisinde, üniversiteli kimliğiyle mücadeleye girmişse, o kimlik üç-dört sene sonra sona erecek, işte o zaman mücadelenin devamını nasıl getirecek? Yani ne olarak? Üniversiteli karakteri, mücadeleye hep bir geçicilik havası veriyor. Üniversiteliler mücadele ederler ya da etmezler, bence bizim esas olarak ele almamız gereken konu, onların varlığının ağırlığı oluşturması durumunda, mücadelenin sürekliliği, bütün bir hayat boyunca, yıllarca sürmesini bırakın insanlara anlatmayı, o örgütün kendisi bile inanmayabilir. Bu da öldürür mücadeleyi. Politik gruplara bakıyoruz; solun liselerdeki örgütlenmesi, hep üniversiteye dönük, liseliler, üniversiteye girme potansiyeli taşıyanlar olarak algılanıyor. Üniversiteler de, sol örgüt iktidarlarının kadro yetiştirme işine yarıyor. Geri kalanlarının çoğu da üniversite bitince mücadeleyi de bırakıyor zaten. İslami grupların yaklaşımı da yaklaşık olarak aynı. Üniversiteyi kazanacak liselerde bulunanlar, işte Fethullahçı gibilerinin dershaneleri aracılığıyla da üniversiteye adam sokuluyor, tabii özellikle onların bir niyeti de devletin içine sızmak, kadrolaşmak. Ülkücüler de, üniversiteye sokabileceklerine farklı muamele ediyor, giremeyecekleri ise bir tür sokak gücü olarak, işte kavga-dövüş işlerinde asker niyetine kullanıyor. Üniversitelere geliyorsun, ülkücülerin pozisyonu, gerektiğinde gerekli gruplara saldırmak zaten. Başka işlevleri yok. Diğerleriyse, bir türbanlı eğitim talep ediyor, bir harçsız eğitim talep ediyor, özerk-demokratik üniversite talep ediyor, ha bire birilerinden, yani iktidarlardan bir şeyler talep ediyor, sonra da iktidarların uygun gördüğü durumlarda birbirleriyle çatışıyorlar. Belki kabaca tarif ettim, ama gerçekten de durum bunun çok da ötesine geçemiyor. Yani talep et ve çatış. Burada da iktidarın kullanımı açısından üniversiteler arasında fark var elbette. Diyelim ki, Zonguldak’taki üniversitede ülkücüler üç adam biçse, bu medyada iki satır haberle geçiştirilir en fazla, ama çok daha küçüğü İstanbul Üniversitesi’nde olsa “üniversiteler yine karışıyor” diye manşetlere çıkar. Bu arada da, aslında bu tip konulara hiç girmeyen büyük bir çoğunluk vardır üniversitelerde, tek derdi diploma-eğlence-parti-bencillik olan, sistemi esas devam ettirenler de onlardır. Bu, gerçekten gençlik mücadelesi açısından ağlanacak bir durum. Bu kadar fazla sayıda insanın kaderlerinin pamuk ipliğine bağlı olduğu bir yerde, “gençlik” denince, hayatla hiçbir derdi olmayan bu tasasız-kişiliksiz benciller sürüsü ile onların ortasında sadece talep etmeyle iktidarların kurduğu senaryoya göre birbirine girme arasında gidip gelen bir topluluğun göz önüne gelmesi yanlıştır, manipülasyondur, buna inanmak da ya aptallık ya da trajedi olarak tanımlanabilir. 600 bin üniversiteli, aslında onların da küçük bir kısmı, neredeyse bütün bir gençliği nasıl böyle temsille yok saydırabilir, yani hadi bütün gençlik olmasa bile, o yaş grubunda yaklaşık 6 milyon insan var!

TOPLANTININ BU KISMI KATILIMCILARIN İSTEĞİYLE YAYINLANMAYACAK

HatePower: korsan’ın üniversiteli olarak tanımladığı karakter, geçici olmanın verdiği vurdumduymazlıkla, bir özgürlük hareketine çok zarar verir. Ben yalnızca bizden, %52’den bahsetmiyorum, bunun her yer için böyle olduğunu düşünüyorum. Üniversiteli olmayanlara yukarıdan bakan, hatta ünlü bir üniversitedeyse, diğer üniversitelerden gelenlere aynı muameleyi gösteren bir karakter örgütünüzün omurgasını oluşturuyorsa nereye kadar gidebilirsiniz?

sokak: Ben aslında korsan’a itiraz etmek şeklinde girmemiştim konuşmaya. Sorumun nedeni de itiraz değil. Bu söylenenlere katılıyorum. Hatta bunu üniversiteli olmasa bile üniversiteli gibi davranan, üniversiteye özenen gençleri de katabilirim. Çünkü senin (HatePower’ın) söylediğin anlamda geçicilik ve hemen bir sonuca ulaşma hevesi, sadece üniversiteli olmanın değil, bugün kapitalizmin tüketim kültürünün de getirdiği bir şey. Yani uzun süre, belki birkaç yıl, elle tutulur, gözle görülür hiçbir şey elde edemeden mücadele edeceksin, sabırla ısrar edeceksin, iş biraz da budur. Ben buna üniversitelilerin katlanabileceğini düşünmüyorum, ama televizyon ve internette istediği zaman eğlence, istediği zaman hüzün, istediği zaman cinsellik satın alan diğer gençliğin de kolay katlanabileceğine inanmıyorum. Sempozyum çağrısında da lafı geçen “eylem beklentisi” belki de bunun bir uzantısıdır. Yani eylem dediğin gözle görülür bir şey ya… Ama ne bileyim, bir yerde bir grup insanla aylarca yıllarca uğraş, düşüncelerini sabırla anlat, sonunda da sadece bir kişi gelsin yanına, ya da kimse gelmesin, o tüketici kişi girmez hiç buna. Ama mücadele de budur, değil mi?! Sen bunda ısrar edersen, sonuçta o eylemleri yapabilirsin.

Revoltage: Ben bu üniversite kimliğini bırakıp mücadele etme tarifini sevdim. Niye özellikle üniversiteli dendiğini anlıyorum tabii, ama zaten pek çok kimliği kapıda bırakmak gerek. Onlar sistemin verdiği kimlikler. Ve sadece cebimizde taşımıyoruz, kalbimize, beynimize de takıyoruz o kimlik kartlarını.

Kronştad Denizcisi: Öğrenciliği temel aldığında, bir kere şu ÖSS denen illeti de kabul etmek zorunda kalıyorsun. Ben öyle teorik bir şeyi söylemeyeceğim bu konuda, ÖSS baskısı ya da propagandası yüzünden, 11. sınıftaki kimse hiçbir şey yapamıyor. ÖSS senesi, mücadelenin dışında düzenin bütün zorunluluklarına boyun eğme senesi gibi. Yani o sene mücadele açısından iptal. Genel olarak okulun ama özellikle de üniversitenin dışında bir hayatın var olduğuna dair güzel umutları, özgürlük mücadelesini vurgulamazsan, 11. sınıfa gelen adamın tamamen iptal olmasını da göz önünde bulunduracaksın. Gerçekten mücadeleyi üniversiteye endekslediğinde, ÖSS’ye çalışmak devrimci bir eylem oluyor. (Gülüşmeler)

El Nino: Bu şu anda bizim gerçekliğimizle uyuşmuyor. %52’ye üniversiteli olup da ilgi gösteren fazla sayıda insan var, evet, ama daha büyük ilgi üniversite dışından gelmiyor mu? Açıkçası %52’nin de zaten buna uygun bir hareket olduğunu düşünüyorum. Yani üniversitelerin ağır havasıyla karşılaştırdığınızda %52 fazla uçuk, fazla bunları takmaz duruyor. Bence bir üniversiteli %52 hareketiyle kan uyuşmazlığı yaşar zaten. Ama burada toplandığımızda bile, korsan ve HatePower’ın konuşmalarındaki gibi, %52’nin fikirlerini, tavrını, durumunu üniversiteye karşı savunur gibi girmiş olmamız da ayrıca değerlendirilmesi gereken bir şey. Tamam, bunun bir şekilde yapılması gerektiğini de biliyorum. Çünkü, çocuk üniversiteli olmasa bile, hani bu işlerle alakadarsa, parka-Deniz Gezmiş-68 hikayelerinden etkileniyor, üniversiteli solcu tiplemesine özeniyor. Onda da daha çok gerçekler değil de, o gerçeklerin anlatıldığı hikayeler etkili tabii. Bakalım “Hatırla Sevgili” gibi dizilerden sonra, kaç tane dizi tadında imaj devrimcimiz olacak?! Yine de %52’yi üniversitelilere karşı savunur pozisyonda bir yerde tarif etmenizden rahatsız oldum. Belki çalışan gençlik noktasında çok yere ulaşamadık, ama %52’ye ilgi duyan, benimseyen üniversite dışından bu kadar insan varken bu yaklaşıma gerek yok.

korsan: Liselilerin üniversiteye yönlendiriliyor olmasından dolayı sana katılmıyorum. Söylediklerinde haklılık payı var, belki buradan girmek anlamında, ama sadece Kronştad Denizcisi’nin söylediğinden dolayı bile bunu netleştirmek gerekiyor.

El Nino: Ondan müdahale etmedim zaten. Neyse, devam etmemiz gereken bir tartışma değil. Zaten liselileri üniversitelilerden öyle çok ayrı bir yere koymak için de söylemiyorum. Onlar da öğrenci sonuçta. Bir, doğru, üniversite bitmiştir, ölmüştür, Allah rahmet eylesin. İki, %52’nin mücadelesinin geleceği açısından, şimdiye kadar daha çok ilgilenmiş kesimi daha fazla dikkate alalım, çünkü bu hem %52’nin yaklaşımlarına daha uygundur, hem de elimizdeki durumdur. Üç, şimdi bunu ele alalım. Ona geçmeden bir şey daha ekleyeyim: üniversiteli olmayan, liseliler var, tamam, çalışanlar var, o da tamam, bir de artık bir Türkiye gerçeği olarak, liseyi bitirmiş, sonra da ÖSS’de bitmiş olanlar var, benim gibi, artık dershaneler bir gençten üç-dört sene para kazanıyor, biliyorsunuz. Ben gitmiyorum da, dershaneliler diye ayrı bir kategori mi koysak?.. (Gülüşmeler) Benim diyeceğim şu. Üniversiteliler genelde toplamadır, bir üniversiteye bir sürü farklı yerden adam geliyor. Örneğin İstanbul’da bir üniversitede, İstanbul’da yaşayanlardan fazla sayıda diğer şehirlerden gelenler var. Yurtta ya da öğrenci evinde kalıyor ama tabii şehri öğrenmesi falan uzun zaman alıyor. Bu adam bir şey yapacaksa bile sadece okulda yapabilir başlangıçta. %52’nin temeli de Öfkenin Hayal Güçleri, yani yerellikler, yerel mücadeleler. Ama en azından liseleri düşünürseniz, bu insanlara liseli diye değil, o mahallenin çocuğu olarak bakabilirsiniz. Özellikle düz liselerde tabii. Aslında meslek liselerinde de yaklaşık olarak öyle. Demek istediğim, bakış açımızı okulun dışına çıkaralım. Böylece tam anlamıyla öğrenci-dışı hakkında hakkıyla konuşabiliriz.

no man’s land: Aynı şey üniversite için de geçerli olamaz mı? Oradaki adamın da okulun dışında bir şeyler yapması, bir şeyler geliştirmesi… Böylece üniversitede çalışma yapsa bile, süreç üniversiteli geçiciliğine kapılmaz. Çünkü aynı kişi başka bir yerde de varoluş çabasına girmiştir.

İsyanbul: Zor da olsa olur. (Gülüşmeler) Bence bir üniversiteli, “fakirim ama üniversiteliyim” tribiyle parasızlık, imkansızlık ayaklarına yatmadığı, işine geldiği zaman mücadelede tembelliğe vurmadığı sürece her şeyi yapabilir. (Gülüşmeler) Ne? Yanlış mı söylüyorum? Kaç üniversiteli gördüysem, hep aynı numara! Tamam, birkaçı doğrudur mutlaka da, hepsi de olmaz ki kardeşim!

sokak: El Nino’nun söylediği kısımdan sürdürelim.

no man’s land: %52 gruplarının liselerde eylemleri oldu mesela. Bir kısmı sitede var. Bu eylemlerin havası, gerçekten de %52’ye yakışıyor. Yani gece girip yazılama yapmalar, hocaların imajlarına saldırma, okul düzeni denen o saçma şeyi dağıtma… Başka başka işler de oldu. Ancak şuna dikkat edelim, %52 denince insanların ilk başta aklına gelenler neler? Koç’a atılan koç yumurtası gibi tek tek işleri saymazsak, biri ismi, biri V for Vendetta meselesiyse, biri de duvarlara yapılan yazılamalardır. Birçok insan var, %52’yle ilişkiye geçmeden, hatta mesaj bile atmadan önce mahallesindeki duvara %52 yazan. Ayrıca örneğin, o lise eylemlerini yapan arkadaşların bazılarının yaşadıkları yerlerde de gayet aktif olma çabasında olmaları gibi bir durum da var. Evet, özellikle mahalle vurgusu yapıyorum; %52, okuldan ya da işyerinden önce mahallede hayat bulması gereken bir proje. Belirli noktalarda dayanışma ilişkilerini de en gerçekçi şekilde örnekleyebileceğimiz yerler… Okullarda yapılan eylemler ve denemeler sürse de, imzamızı attığımız mahallelerde varoluşa önem vermeliyiz. %52’ye sosyal devrim perspektifini en iyi şekilde verecek olan, bu zorunluluk alanlarının dışındaki denemeler olabilir. Orada bir eylem koyamazsın belki, ama ideallerimize giden yolun dayanışmayla, toplumla ilgili en iyi denemelerini yapabilirsin.

sokak: Evet. Ve bu, benim biraz önce söylediğim konuya geliyor. Orada biz de sabır göstermeli ve insanlara sabırlı olmayı anlatmalıyız. Biz de anlamalıyız belki de. Bizim özgürlüğümüzü istemekteki sabırsızlığımızın mücadelede göstereceğimiz sabırla ikiz kardeş olduğuna inanıyorum. Zaten söylendi, daha çok üniversite dışı gençlik kesimleriyle ilişkiye geçildi diye, bunların içinde de liseye falan da gitmeyen bir dolu insan var. Ondan da önemlisi, bu insanların yaşadığı, çalıştığı yerler var. Biz bu yerleri, bu alanları değerlendireceğiz. El Nino’nun söylediği de kesinlikle ve kesinlikle doğru, liseye gitse bile, o arkadaşları liseli diye değil, o mahallede yaşayan insan olarak değerlendirmeliyiz. Bunu nasıl yapalım?.. Şu yaşananlar üzerinden nasıl bir değerlendirme yapabiliriz?

TOPLANTININ BU KISMI KATILIMCILARIN İSTEĞİYLE YAYINLANMAYACAK

Libertad: İşyerinin çevresine gece yazılama yapmıştım. Şu sticker’lardan da apartman girişine yapıştırdım. Sonra duydum ki, bizim patron çevresindekilere sormuş. O da, işte 35-36 yaşında falan, biliyormuş %52’yi, siteyi takip ediyormuş, “sticker’ı görünce burada da %52’ci var diye sevinsem mi, üzülsem mi bilemedim” demiş! (Gülüşmeler) Adam sonuçta patron, yaşı da uygun değil, ama %52’nin hiç tahmin edilmeyecek yerlerde duyulup sevildiği de açık.

İsyanbul: Ona sevilmek değil de, ilgi görmek desek daha iyi olur. Adam bile demiş üzülsem mi acaba diye? Algılama farkları olabilir, ama adam bir kapitalist olarak hissetmiş durumu.

Libertad: Şimdi benim bunu niye anlattığımı biliyorsun. Okullarda insanlar öyle veya böyle düzenle ilgili bir umuda kapılıyorlar. Okuldaki baskıdan rahatsız olabilir, bitirince iş bulamayacağını falan biliyor olabilir, ama ne olursa olsun, bir ihtimali var, üniversiteyi kazanabilir, ya da her gün düzenli gittiği bir yer var. Ama çalışanlar açısından durum daha farklı. Hele işsizler açısından, çok çok farklı. Her an işten atılabilirsin, köle gibi çalıştırıp doğru düzgün para vermiyorlar, öyle bir çalıştırıyorlar ki başka bir şeyle ilgilenmen imkansız gibi bir şey. Yani bu hayattan bir şey çıkmayacağını çok iyi biliyorlar. Bir de çok değişik kesimlerden insanların %52’den haberi olduğunu, ilgilendiğini de düşününce, aslında çok hızlı bir şeyler yapılabilir oralarda.

El Nino: Tabii de, liselerde falan bir şeyler yapmayı düşündüğümüzde de orada da öğrenci olarak yapmayacaksın. Bir hapishanede mahkum olduğunu düşün. Dışarı çıkmak istediğini düşün. İşte liselerde çalışma yapmak bu hisle olur. Gardiyan gardiyandır, iyi olsa ne fark eder, kötü olsa ne fark eder, öğretmenler öyle işte; müdür de cezaevi müdürü. Böyle yaptığında sen okulu, okullu olmayı kabul etmiyorsun. Ona karşı da mücadele ediyorsun. Sen bunu yaptığında, siyasi bir çalışma yapmış olmuyorsun. Gayet yerelde, senin hayatınla ilgili, o hapishaneye tıkılmış olanlarla ilgili bir şeyler yapıyorsun. Orada büyük siyasi laflardan çok, tepene dikilmiş gardiyanla, müdürle uğraşırsan, özgürlükten, iktidardan bahsettiğinde ne demek istediğini herkes anlar. Böylece orada da hızlı olabilir yani.

TOPLANTININ BU KISMI KATILIMCILARIN İSTEĞİYLE YAYINLAMAYACAK

sokak: Öyleyse, üniversiteli arkadaşların da %52’nin diğer varolduğu alanlarla daha fazla ilgilenmesi belki onları da biraz yola getirir. (Gülüşmeler) İnsanların gerçekten de okulda çalışma yapıyor olsa bile başka bir varoluş çabasına girmesi gerekiyor. En azından denemeli herkes. Önümüzdeki yılda özellikle insanların yaşadıkları yerlerde aktif olması için projeler geliştirmek gerektiği de orada. %52’nin kendini ifade ettiği proje buna uygun zaten. Önemli olan bizim zihinlerimizin buna açık olması. Kronştad Denizcisi’yle Souvarine’in önerileri güzel, bu yıl bütün gücümüzle çalışalım buna. Böyle bir tarz, ilişkilerin de çok daha canlı olmasını sağlayacaktır, yani o internet ya da medya üzerinden şekillenen tüketici beklentiler daha da önemsiz bir konu olacaktır bizim için.

Not: Toplantı dökümü, toplantıda kararlaştırılan iki kişi tarafından yapıldı, yine toplantıya katılmış olan beş kişi tarafından kontrol edildi.

Bu toplantıda, bazı arkadaşlar konuşma metinlerini önceden yazmış ve geri kalanlar da notlarıyla hazırlanmış oldukları için, çok daha az "hımm"layıp "ee"lediler, "şey"ler ve "ya"lar da azdı; olanları ise yine yazmadık tabii. Ayrıca anlatım bozukluklarını toparlama işi de daha az yorucu oldu.