Sempozyum%52’nin 3 numaralı toplantısı 15 Kasım’da İstanbul Anadoluhisarı’nda yapıldı. 19 kişinin katıldığı toplantının yapıldığı mekan, %52’nin dergileri, o güne kadar çıkan bildiri ve afişlerden örnekler, medyada yer alan %52 haber ve röportajları ile donatıldı, bir de internet bağlantılı bilgisayar vardı. İlk toplantıdaki gibi elde notlar vardı, toplantı başlamadan önce bir %52’ci toplantı gündemindeki konularla ilgili somut önerilerinin olduğu bir bildiriyi katılımcılara dağıttı. Katılımcılar, saat 13.30’da başlayan toplantının son bölümünü (yüz yüze ilişki kurma ve propaganda) içerdiği bilgiler nedeniyle yayınlanmamasının daha doğru olacağını kararlaştırdılar.

GÜNDEM

3

%52’nin fikirlerinin, eylemlerinin, varoluşunun insanlar arasında yaygınlaşmasında propaganda ve iletişim açısından bir dönem nasıl değerlendirilebilir? Yeni açılımlar neler olabilir?

Başlangıcından itibaren %52 internet üzerinde etkililiği küçümsenemez bir proje oldu. Sadece sesini duyurması açısından değil, sanal âlemi doğrudan bir kampanya eylem alanı olarak değerlendirme ve ayrıca %52’nin gerçek varoluş örneklemelerinin başka çabalara da ilham olabilmesi açısından da etkili bir yer oldu. Ancak aynı zamanda, bu topraklarda internet kullanımı alışkanlıklarının da belirlediği kolaycı ve tüketici kaypaklığın da sıkıntısını çekti. Öte yandan köşe yazarlarından televizyon programlarına kadar medyanın çeşitli alanlarında geçen bahsi (ki suiistimale önlem olarak karşılıksız bırakılmış yüz kadar röportaj talebine rağmen) %52’nin pek çok yerde bilinen bir proje olmasına vesile oldu. %52’nin dayanışmasıyla dağıtılan %52 ÖFKE dergisi, az baskılı ve çok özenli dağıtımına rağmen bu topraklarda pek çok yere ulaştı. Bununla birlikte, dergiyi dağıtmak ve siteye girmek konusunda hevesli dostlarımızın, bunların yaratılma süreçlerinde katkılarının yeterli oranda olup olmadığını düzgün bir şekilde değerlendirmeliyiz. Ve bütün bunların yanında %52’nin belkemiği olan, gerçek, canlı, yüz yüze ilişkilerde ve örnekleyerek derdimizi anlatabilmek… işte tüm bu noktalarda geçtiğimiz bir yılın etkilerini değerlendirecek ve 2. yılımızda (özellikle yüz yüze ilişki kısmına önem vererek) biriktirmelerimizi nasıl artırabileceğimizi konuşacağız.

Simurg: Toplantıyı açayım. Bugün %52’nin sesinin nerelere kadar yayıldığını konuşacağız. Ve sonra da bu yaygınlığı artırmak için neler koyabileceğimizi. Buradaki herkes, %52’nin bir yılında neler olup bittiğinden öyle veya böyle haberdar. Bazılarımız başlangıçta internette takip etti, bazımız bir gazetede görüp tanıştı, ama bazımız da bir duvar yazısından hareketle tanıştı. Şimdi bir yılı bu noktadan ele alacağız. Ama yine, önceki toplantılardan da haberdarız, aramızda katılmış olanlar da var, önemi ikinci yılımızda ne yapabileceğimize verelim.

Kaya: Her birini tek tek gündeme alsak, internet, dergi, medya gibi, hem bir yılı hem de önümüzdeki yılı öyle ele alsak…

Simurg: Orada yüz yüze kısmını unutmazsak…

Kaya: Başka öneri?.. İnternetten başlayalım. Dergi, medya diye gidelim, organik ilişkiyi sona bırakalım.

Anim: Şimdi, %52’nin internet noktasında oldukça meşhur bir grup olduğu ortada. Yani internette olur olmadık her yerde %52 ya da %52’yle alakalı bir şeyler var. Bazı kampanyalar hemen başka sitelere giriyor, oralarda sayfa açılıyor, garip garip sayfalarda %52’nin bahsi geçiyor. Ha, ben de öyle duydum, o ayrı.

noID: Bunda gerçek etkisi olan şey, söylediklerimiz. Yani dil itibariyle çekiciliği var %52’nin.

itaatsiz: Tabii ne söylediğine de bakmak gerek. Çünkü bana ilginç gelen şeylerden biri, %52’nin siyasetle hayatı boyunca hiç ilgilenmediği belli olan adamların sayfalarında bile yer alıyor olması. Hatta bazılarında link falan verilmiş. Adamın sitesine bakıyorsun, hiç mi hiç ilgisi yok böyle olaylarla…

mujere libre: Böyle olaylar derken?.. Yani %52 zaten siyasi olmadığını söyleyen bir hareket. O senin bahsettiğin adam da bir yerinden tutmuş koyuyor işte.

haymatlos: Ama bence böyle olmamalı. Yani mesela bazı konularda tavrımızı daha açık ve keskin koymalıyız. Adam sitesine koyduğu linkin ne olduğunu bilmeli! Ona göre koymasın istemiyorsa… Yani bu fazla popülerlik %52’ye hiç yakışmıyor. Herkes biliyor %52’yi de, ne biliyor o ayrı!

paralysystem: Bu karşılaşılabilecek bir durum bence. Ne anlama geldiğini bilelim, ama çok köklü bir sorun haline de getirmeyelim. Türkiye’de çok alışılmış bir gelenek var, politik bir gelenek, sen bunu da önüne katarak süpürmeye başlıyorsun hepsini. Bir anda her şeyin çok net bir şekilde anlaşılmasını beklememelisin. Bu işin bir yönü. Diğer bir yönü de, bizim mücadele sayfası diye manifestoya koyduğumuz gündemler içinde birini diğerlerine göre daha merkezî yapmamamız. Yani, o sitelerine koymuş insanların bir kısmı belki anlamamıştır, ama önemli bir kısmı da benimsediği, doğru bulduğu, kendisinin de kaygı duyduğu bir gündem üzerinden girmiştir olaya. Olamaz mı? Artık iyice kimlikler yığınına dönüşmüş politik çerçeveler, bizi belirlememeli. Bir rock sitesinde müzik konusundaki yaklaşımımızı beğenip de link verilmişse, sen niye bizim hiyerarşi konusundaki tavrımızı benimsemiyorsun denemez; bizim iddiamız zaten bu olaylar arasında bağlantı olduğu ve adımlar atıldıkça bunların daha net bir şekilde o insanlar tarafından da görülebileceği.

Simurg: Şunu belirginleştirelim: Şimdi konumuz %52’nin internet faaliyeti. Ben internet alanında radikallik ya da sistem-içilik olabileceğini düşünmüyorum. Yani koca şirketlerin kontrol ettiği, devlet için aynı zamanda bir istihbarat yeri olan internetten dolayı böyle bir zemin yoklamak işin özünden kopmak demektir. %52’nin internet üzerinden propagandasında bir eksiklik görüyorsak, onu söyleyelim, konuşalım, yeni bir şeyler geliştirmeye çalışalım.

glocal scream: Ben bir gözlemimi anlatıp fikrimi söyleyeceğim. Var çünkü fikrim. %52’yi internet üzerinde etkili yapan şeylerden biri gerçekten de, söylemleri. Solcu ya da sağcı politik yapıların söylemediği şeyleri söylüyoruz, bir de bunları onların asla kullanmayacakları söylemlerle kuruyoruz. Ama bence daha da önemli olanı, internette yürütülen kampanyalar. Şöyle diyeyim: o söylemler, internet sitemiz olmasaydı dahi aynı söylemler olacağı için, en fazla daha az insan tarafından duyulmuş olurdu belki. Ama internet yerine başka bir yerden, ne bileyim, dergiden ya da afişten onları görmüş olan insan yine etkilenebilirdi. Ama kampanyalar farklı. Çocuk pornosu üzerine yürütülen, siteleri bir günlüğüne karartma kampanyası, söylemin ötesinde bir eylem olarak internette etkili olmadı mı? Yani oradaki söylem, manifestoda da var, ama etkili olan o söylem kadar böyle bir eylemi yapmış olmak. Sonra, bugünlerde süregiden Biz Kaç Tırsağız kampanyası var. İnterneti böyle kullanmak çok etkili.

Kaya: Kesinlikle katılıyorum. İnterneti sadece bir duyuru yeri olarak değil, aynı zamanda bir eylem yeri olarak da kullanmak… İşin esprisi bu! Yeni kampanyalar bulmalı, bunların bugünkünden daha çok insana yayılması üzerine çalışmalıyız.

glocal scream: İşte, diyeceğim o: Yani yeni bir kampanya ne olabilir, fikrim yok ama, %52’yle belki bir sitede görüp ya da e-mail hesabına gelen bir maille tanışan bir sürü insan var. Bunlar mail gelince ne yapıyor? Silenleri bir kenara bırakalım; açıyor, okuyor, beğenirse ve katılabileceği bir şeyse katılıyor. Mesela Biz Kaç Tırsağız’a mesaj atıyor. Biz bu insanları sadece okumanın ya da mesela mesaj atmanın dışında, o kampanyanın daha çok duyulması için arkadaşlarına mail atmaya yöneltmeliyiz. Hani şu “Bu mesajı 10 kişiye gönderin” gibi. Biliyorum biraz “bu maili 10 kişiye daha göndermezsen başına büyük felaket gelecek” hesabına benzedi. Ama öyle değil tabii. Diyeceğiz ki, “Biz Kaç Tırsağız yaz, yuzde52.org’a mail at, ayrıca yetinme, tırsaksan bunu başkalarına da yolla. Daha çok yay.” Her bu tip kampanyada böyle bir notu da ekleyelim.

Azad: Ama ben böyle şeylerde bir sıkıntı olduğunu düşünüyorum. İnsanları oturduğu yerden bir şey yapıyormuş hissine kapılmasına yol açmış olmuyor muyuz? Yani sistemin de istediği gibi, çok rahatsızsan, aman ayaklanma, isyan etme, git oy ver, rahatla gibi. Onlar demokrasiyi bu gaz alma üzerine kurmuş…

Simurg: Ama şunu unutmayalım: biz insanlara sadece internetten şunu yapın demiyoruz. O sanal darbeden sonra faşizme karşı yapılan eylemi unutmayın lütfen. O zaman böyle bir şeyi hangi grup yaptı? Çoğu, o cumhuriyet mitinglerinin faşizmin, militarizmin dik alası olduğunu kavrayamadı bile. Ya da işlerine gelmedi. Ama %52 çıktı, sabun olmaya hazırız dedi. Bu, gazını almak mı? Biz, başka bir sürü şeyin yanında da interneti kullanıyoruz. Bunun içinde belki kendini sadece internette var eden, daha doğrusu aslında var ettiğini sanan tipler vardır, mutlaka vardır, ama bunun sorumluluğunu da %52’nin internet faaliyetine vermek insafsızlıktan başka bir şey olmaz. Yani internete çok dalarsak, internetteki %52’yi de gözümüzde büyütmüş oluruz.

Anim: O insanların gerçekten %52 yüzünden gazları alınıyorsa, iyi valla, öyleyse bir çağrımızla da hepsi sokağa dökülür! (Gülüşmeler) Şaka bir yana, bunların hiçbirisi interneti doğallaştırma eğilimi değil. İnternet bir tür bireysel hapishaneye, hapishanelere dönmüş durumda. Bunun bir parçası olarak da sosyallik yanılsaması kurguluyor, ya da yanılsama sosyallik diyelim. Modern iktidarların kapatma mekanları, bugünkü çağda elbette şekil değiştirerek var olur. Yani bugün iktidarın yeni bir fabrika, yeni bir okul, yeni bir hapishane, ya da yeni bir kışla üretmesini bekleyemeyiz; o, eskisinden çok daha farklı bir kapatma formu geliştirmek zorunda. Bir yandan eski kapatma mekanları disipline etme saldırılarını sürdürürken, yani hâlâ hapishaneler, okullar varken, bir yandan da yeni türde hapishaneler geliştirilecek. Çok genel anlamıyla kenti en büyük kapatma mekanı olarak düşünebiliriz tabii, ve onun içinde bir yandan kentin organizasyonuyla bir yandan da kapitalizmin başka araçlarıyla herkesin yalnız hissetmesi sağlanıyor. Bu, hem “özel hayat”, “mahremiyet” falan denerek övülüyor, hem de yalnızlığın getirdiği pek çok sorun türlü türlü pazarlama yöntemleriyle yine kapitalizme para kazandırıyor. Psikolojisinden psikiyatrisine, kişisel gelişim saçmalıklarından yalnız kalınan zamanı doldurmak için satın alınan bir dolu anlamsız ürüne… kapitalizm yalnızlığı sıkıp suyundan para kazanıyor kısacası. Tabii, Foucault’nun disiplin toplumu-denetim toplumu ayrımları içerisinde günümüz toplumuna, özellikle de Batılı toplumlara denetim toplumunun büyük oranda daha uygun olduğunu söylüyorlar, ama ben aynı kapatma mantığının işlediğini düşünüyorum. Bence cep telefonu, internet, kameralı sokaklar yeni hapishanelerimizdir. Hani diyoruz ya, her yeri hapishane yapma, açıkhava hapishanesine çevirme isteği diye, işte tam olarak öyle. Yalnız bırakılmış, güçsüzleştirilmiş, kendi hayatını köklü şekilde etkileme, değiştirme yeteneği felç edilmiş insan yığınları, ceple, internetle iletişim kuruyor. Bu, bir hapishane avlusundaki sosyalliğe benziyor. Yani kaba tabirle sadece üstünden silindirle geçilmiş insanları denetlemekle yetinmiyor, hâlâ disipline etmeyi sürdürüyor. Çevresinde insan kalmamış kişi internete dadanıyor, dadandıkça etrafı iyice ıssızlaşıyor! Bu durumda, öncelikle, hapishanedeki bir mahkûma nasıl ki “gel dışarı top oynayalım” diyemiyorsan, internete tıkılmış birisine de bu mahpusluğunu göz ardı ederek bir şey diyemezsin. İnsanlar işi gücü bırakmış, facebook’ta hatıra avına çıkıyorsa, oradan kendine bir sosyallik kuruyorsa ve bir de buna yanıt alıyorsa, bu kelimenin tam anlamıyla çöküş demektir. Ama buradan devam edelim: Bence %52’nin internet faaliyeti, bu hapishaneye dahil olmak değildir, çünkü biz sadece orada yokuz, bu hapishaneye gönderilen mesajdır. Hatta kendimizi öyle ayrı bir yere koymayalım, bu mahpuslar arası bir yazışmadır, güzel kullanılırsa hapishane kurallarını, gardiyan baskılarını da deler geçer. Aklıma hep Foucault’nun mahpuslar arasında, sadece onların konuştuğu şu girişimi geliyor. Sanaldaki %52, bireysel hapishanelere şişe içinde gönderilmiş bir mesajdır. Ve onların da mesaj göndermesini de sağladığı için anlamlıdır.

glocal scream: Mesela benim msn listemde yüzden fazla insan var. Bunların bazılarıyla normalde de görüşüyorum, konuşuyorum, ama bazılarını hiç görmedim bile. Hatta başka başka şehirdeler. Ama msn’den onlara %52’yi anlatıyorum, beni gören “Zalimlerin gücüne karşı hayalgücü eyleme” sloganını görüyor, yeni tanıştığım birine bile msn’imi veriyorum, iki yazışmadan sonra ya bu %52 ne, diye soruyorlar.

Kaya: Kritik noktası bu herhalde. İnternet göz ardı edilemez bir durum, ama sadece onun içinde de kaybolmamak gerek. Ben internetten ahlak üretilebileceğini düşünmüyorum. Fakat bugün yürüdüğümüz, yazılama yaptığımız, eylem yaptığımız sokakları da, kentleri de sistem kurdu. Biz onları kabullenmiyoruz, ama yokmuş gibi de davranmıyoruz. Bu, kentlerin bütün kısıtlamalarına bire bir itaat ettiğimiz anlamına gelmiyor. Aksine onu bozmamız gerek. İnternette de bunu yapacağız.

Toprak: Anim’in konuyu analizi etkileyici. Ama var olan durumu olduğu gibi kabullenmeye yol açabilir. Çünkü, o şişe içindeki mesajların kaçı hapishaneye ulaşmış, ve kaç kişiyi bireysel zindanlarından çıkarmış, onu değerlendirmemiz gerekiyor. Çünkü bu, istesek de istemesek de %52’yi bir tür öncü ya da kurtarıcı rolüne sokar. Ki bunun %52 projesi için büyük bir hata olacağını biliyoruz. Hakiki etkililiği şöyle ölçmeli: %52’ye mesajlar sayfasında bilmemkaç yüz tane mesaj var. Bunlar değişik şehirlerden. Bu mesaj sahiplerinin kaçı internetten mesaj atmak dışında bir şey yapmış, onu ölçmeli. Ya da şimdiye kadar yapmadı diyelim, bundan sonra ne yapabilirler, biz bunu nasıl sağlarız, onu değerlendirmeli.

Kaya: Ben burada biraz bilgi versem iyi olur. %52’ye mesajlar sayfasında kaç mesaj olduğunu saymadım, ama şöyle bir şey de var: o sayfaya örneğin salt soru soranlarla “şuradayım, tanışmak istiyorum” diyenlerin mesajları konmuyor. Ve bunlardan da bir hayli fazla var. Ayrıca, tek girişleri hesap edersek siteye günlük giriş ortalaması beş bini geçiyor; bu sayı eylem, dergi çıkışı, internet kampanyası gibi dönemlerde üçe katlanıyor. Gelen mesajlar, mailler %52’ye giren değişik yaşlardaki insanlardan ve neredeyse her şehirden, hatta yurtdışından geliyor. Yurtdışı derken de sadece Avrupa’yı kast etmiyorum, site Türkçe olduğu için Türkçe konuşulan başka ülkelerden Azerbaycan’dan, İran’dan geliyor mesela. İran’da bir Azeri toplumu vardır, bilirsiniz, onlardan… Neyse, bunu bilgi olarak söyledim… Mail konusunda da bir ortalama çıkartırsak, bir günde 30’a yakın mail geldiğini söyleyebilirim. Bu mail adresleri otomatik olarak listeye dahil ediliyor, yani %52’nin herhangi bir duyurusu bu insanlara da gidiyor. Burada bir sıkıntıdan söz etmek gerek. İnternet kampanyaları tamam, onlar zaten internette yapılan şeyler bir yandan da, ancak sokağa çıkılan eylemlerde veya örneğin afiş, sticker çalışmalarında, bu insanların pek azı işi gerçekliğe yöneltmeye geliyor. Hatta, diyelim İstanbul’da yapılacak bir eylemin çağrısı yapılıyor, şehir dışındaki arkadaşlardan “keşke ben de orada olsaydım, size başarılar diliyorum” şeklinde cevaplar geliyor eylemden önce, ama nedense İstanbul’da olduğunu bildiğimiz maillerden cevaplar hep eylemden sonra geliyor! O da, “tüh, geç gördüm; keşke daha önce haberdar etseydiniz; bir dahakine kesin oradayım” gibi mailler. Açıkçası bunların inandırıcılığı yok, yani sırf istatistik işletsek bile, şehir dışından eylemden önce, İstanbul’dansa eylemden sonra gelmesi durumu oraya koyuyor. Bu arada “bir dahakine kesin oradayım” diyenlerin çok küçük bir kısmı bir dahakine orada oluyorlar. Belki de ben yanlış düşünüyorum ama, çağrısını yaptığımız şey eylem, internetten daha önce nasıl haber verilebilir ki? Bunun organizasyonu var, belirli eylem tarzlarında gizlilik var; dans partisi değil ki bu. Eylem konusunda deneyimsiz de olsan, bir eylemi hakkıyla yapmak için biraz organizasyonuna destek atmak gerektiğini düşünürsün bence. Yani bir ihtiyaç var mı, yardım gerekiyor mu, dersin. Bu, internetin kaypaklığını ortaya koyuyor.

Toprak: Onları getirmenin yollarını bulmalıyız…

itaatsiz: Güzel söylüyorsun da, öyle yapmayalım. Kimsenin onları bir yere getirmesi gerekmiyor! Onlar da kendi oldukları yerde çabaya girmeli. Öbür türlüsü de, yani manifestoda tüketim kültürüne o kadar laf etmişiz, o da tüketim kültürü değil mi? Ben Eskişehir’de o kadar özendim %52’nin İstanbul’da yaptıklarına, birkaç işe kalkıştım, bir baktım, çevremde iletişim kurduğum adamlar %52’den çok hoşlanıyor ama beraber yapalım kısmına gelince, bir kısmı uzak duruyor, hadi onları boşver, bir kısmı da sen hazırla biz geliyoruz havasındalar. O hiç uğraşmayacak! Ben sonra çağırmaktan falan vazgeçtim. Bazen kendim yapıyorum yapacağım işi, bazen de haber veriyorum, isterlerse geliyorlar. Sonra da lafımı sokuyorum ama! Neyse, iki-üç sağlam eleman oldu ama şimdi, hatta biri bugün gelecekti de, olmadı. Onlar da başta öyleydi mesela. Bence %52 çağırmamalı kimseyi. Bizim yaptığımız budur, olayımız budur, aklında bulunsun, demeli en fazla. İster gel beraber yapalım, istersen sen kendi yapacağını bul. Ama bil ki yalnız değilsin! Budur %52. Ben böyle düşünüyordum zaten, Kaya’nın anlattıklarını dinleyince şöyle bir kanaate de vardım: İnterneti kullanım konusunda oradaki havaya kapılmamalıyız. İnternete gerçekten güven olmuyor. Biz, organik ilişkilerimizi artırmazsak, daha doğrusu, esas önemi ona vermezsek, internet tüketicilerine malzeme olmaktan öteye gidemeyiz. Ben şimdi o siteye giriş sayılarını duyunca sevindim, ama bir yandan da dedim ki kendi kendime, e bu hayatımızda gerçekten neyi değiştiriyor? Bunun olumlu da bir cevabı var tabii, ama o olumlu cevap, siyah gün eylemiyle ilgili açıklamada söylendiği gibi düşünürsek gelir: sanaldan gerçeğe bir adım. İnterneti sanaldan gerçeğe bir adımın parçası olarak düşünmeliyiz. O kadar.

Toprak: Şimdi bunun üstüne çok söyleyecek laf bulamadım! (Gülüşmeler) Belki de gerçekten insanları çağırmak, hani benim biraz önce kullandığım anlamda çağırmak, için değil, birincisi %52’nin işlerini duyurmak, ikincisi de böyle internet kampanyaları için kullanmayı düşünmeliyiz. Çünkü o duyurma kısmı, ilham da oluyor.

Anim: Böyle kestirip atar tavra gerek yok. Birincisi, internetin önce ABD ordusunun militarist ihtiyaçları için kurgulandığını unutmayalım. Teknolojik aparatların gelişimi, insanlığın iyiliğiyle falan alakalı değildir, tamamen orduların kapitalistlerle flörtünden, birinin daha iyi öldürme, öbürünün de daha çok kazanma ilişkisinden kaynaklanır. Eh bunu Chomsky de Unabomber da güzel koymuş ortaya, biz de çok iyi biliyoruz ki, iktidarın başlattığı bir işten hayır gelmez! İkincisi, Türk’ün teknolojiyle imtihanı meselesini düşünelim; burada iktidarlar da onların ideologları da “gavurun fennini alalım, kendi örf ananemizi koruyalım” teranesinden başka bir şey söylemediler yüzyıllardır. Ama bir taraftan da bu topraklar insanını batı batı diye diye şizofreniye batırmışlar. Bu yüzden de kolayından bir taklitçilik aldı başını gitti. Şu anda internetin de “oğlu olmuş tutmuş koparmış” misali olduğunu düşünüyorum. Kimse kafasında yerli yerine oturtamadı. Yani satılan cep telefonlarına bakın, bilmemkaç milyar verip bin tane özelliği olan cep telefonunu alıyor, ama o eski takoz gibi cep telefonlarıyla yaptıklarından başka bir şey yapmıyor insanlar: telefon ediyor, mesaj atıyor. O kadar. Bir de belki fotoğraf çekiyor, onların yarısı da birbirine şantaj için! E, internet niye farklı olsun?! Dediğim gibi, bu postmodern bir hapishanedir, ama burada bir şey yapmayalım diye düşünmek de, devlete karşı olduğumuzu söylediğimizde, bazı ileri zekalıların bize “git başka yerde yaşa o zaman” demesine benziyor. Hayır, ben buradayım ve burada, hayatıma tecavüz eden iktidarı yıkacağım. Biz okullarda da eylem yapıyoruz, son dönemde özellikle bazı liselerde yapılan o yazılamalı, bildirili, dalga geçen eylemlerin etkisini kim inkar edebilir?! Sadece nasıl ki, okulun kendisine, onun demokrasi falan makyajlarına, müdürlerine, hocalarına güvenmiyorsak, internetin de kendisini oluşturan yapısal öğelerine dayanarak bir şey yapmayacağız. Dersliklerde oluruz, ama en iyi ihtimalle demokratik münazaralar yapmak için değil, dersleri işlevsizleştirmek, sıraları dağıtmak için. İnterneti de böyle bir dersliğe benzetelim.

Simurg: Evet, evet, öyle siyah-beyaz yapmayalım. Ama şunu da ortaya koyalım – çünkü bu dergiye de bağlanıyor ve oraya doğru geçelim - %52’nin sitesinde sadece eylem duyuruları olmuyor. Orada o bahsedilen kampanyalar da var, ayrıca fikir, düşünce yazıları da. %52 oradan da gündeme dair bir şeyler söylüyor, bunların illa kampanya olması da gerekmiyor. Şimdi buradakilerin kaçı bunlara yazı gönderdi? Şunu da yayınlayalım dedi? Siteye her gün binlerce insan giriyor, hadi bunların yüzde 90’ı okuyucu, takipçi olsun, ama geri kalan yüzde 10’dan yazı, haber mi yağıyor? Bilmiyorum, ama sanmıyorum, çünkü o zaman daha çok yazı olurdu gibi geliyor bana sitede. İnsanların maille daha çok dağıtması gerektiğini konuşmadan önce, insanların neyi dağıtacağını bulmaya kafamızı çalıştırmamız lazım. Ben de yazı göndereyim, sen de gönder, o da göndersin. Bu yazı olur, fotoğraf olur, video olur…

Kaya: Zaten dergiye internete göre daha fazla yazı geldiği bile söylenebilir! İnsanlar internet sitesini öyle yazı gönderilecek bir yer olarak görmüyor herhalde. Ama dergi için geliyor yazı.

Simurg: Yine de dergi daha fazla sayfa olabilirdi mesela…

Kaya: Yok, o hem parayla hem de kaliteyle ilgili bir şey. Öyle her geleni koysak, matbaayı zengin etmekten başka bir şey yapmış olmayız yani!

Anim: Dergiye geçtiysek… Bir yıllık performansı nasıl değerlendirebiliriz?

noID: Dergiyi dağıtım açısından mı değerlendirelim, yazılar ve saire noktasında mı?

Anim: İkisini de yapacağız sonuçta. Dergiyi periyodik çıkarmıyoruz, ama daha sık çıksa daha iyi olur herhalde, değil mi?

R.A.G.E.: Evet, evet. Mesela ayda bir çıkarsak…

dead man walking: Ayda bir güzel olurdu. Bir ayda Türkiye’de bir sürü şey değiyor. Onlarla ilgili tavrımızı düzenli koymamız önemli. Derginin görüntüsü fena değil. Yani şu fanzinler böyle daha dergiye benziyor, dergiyse fanzin gibi. Tam %52’lik iş!..

paralysystem: Dergi diye sallama konuşmamamız lazım. Yani, dergiye katkıda bulunan insan sayısı az değil de, bakın mesela şu dergiye, burada bunca katkıda bulunan insan ismi var, ama bence daha çok olması lazım. Dergi çıkacağı vakit herkesin kâğıdı kalemi eline alması ya da ne bileyim bilgisayar başına oturup bir şeyler karalaması gerekiyor. En hayati noktası, kendi yerellerimizden yazılar. Bakın, bunlar fazla yok. Ben ikinci sayıya kendi yerelimden yazı gönderdim, yayınlandıktan sonra, çevreme dağıtmam daha zevkli oldu. Yani adama “al dergi çıktı” demiyorum sadece, “al, senin yaşamın hakkında da yazı var burada” diyorum. Alıyor, belki sadece onu okuyor, ama çokluk onu okuduktan sonra diğer yazılara da en azından göz gezdiriyor.

glocal scream: Bu sadece oradaki kişinin okuması için değil ki, dergi de daha güzel olur böyle. Daha %52’ye yakışır olur.

mujere libre: Bunlar doğru, hakikaten de çok önemli bir konu. Ama sadece kendi yerelliklerimiz değil, %52’nin pek çok şeye tavrı noktasında da yazılar yazmak gerekiyor. Bunların hepsi dağıtımla da ilgili.

hiçkimse: Ben önceki bir toplantıya girdim. Orada bir arkadaş derginin ilk sayısının 34 şehre dağıldığını söyledi. O manifesto sayısıydı. İkincisini bilmiyorum, ama dağıtımı memleketin dört bir yanından haberler çok güçlendirir. Benim elime ayda bir dergi geçse, çevremdeki insanlarla iletişimimde büyük kolaylık sağlar.

paralysystem: Biraz önce laf etmedim ama, bu, ayda bir dergi diyenlerin kaçı önceki her sayıya iki-üç yazı gönderdi acaba? Ben göndermedim mesela. Bana derginin yeni sayısını çıkarma planımız var, şeklinde mail geldi, bir şey yapmadım, 15 gün sonra da dergi çıktı haberi geldi. Utandım yani. Ayda bir çıksın, haftalık olsun falan diyenlerin biraz muhasebe yapması lazım. Benim kişisel düşüncem, derginin periyodik değil, güzel olması, dolu olmasının daha önemli olduğu. Sonra burada herkesin bildiği fanzin diye bir şey var. Kendi yerinde çok ihtiyacın varsa, kendin fanzin çıkar. Dergi de onu güçlendiren şey olsun. Ama fanzinde bile oturup uğraşmayanların dergi konusunda böyle rahat konuşma hakkı olduğunu düşünmüyorum.

hiçkimse: Anlamadım şimdi, biz de bunun için toplanmadık mı burada?

paralysystem: Öyle, öyle de, neyin hangi şartlarda gerçekleştiğini bilmezsen olmaz bu. Arkadaşlar, bunu buraya ya da böyle düşünen arkadaşlara laf geçirmek için söylemiyorum, ama burada “ayda bir”ler, “daha çok basalım”lar aklı bir karış havada bir edayla dolaşmamalı ortalıkta.

itaatsiz: Tamamen aynı fikirdeyim. Bir sonraki sayının güzel olması için çabalamak buradakilerin birinci hedefi olmalı. Dergi şu kadar basılır bu kadar basılır, o ayrı, sen diyorsan ki ben bir başıma 500 tane dağıtırım, öbürü de diyorsa bunu, baskı zaten artar. Baskısı artsın diye karar mı olur yani?!

hiçkimse: Bence korkak davranmamalı. Burada toplananlar bunun kararını alır, imzasını koyan ben bunu yapacağım sözünü de vermiş olur. Ben yine önceki toplantıdan bahsedeceğim de, orada dağıtım konusunu detayıyla ele alacak bir ekip oluşturulması konusunda konuşmuştuk, buradan da o ekibe katılacak birkaç kişi seçelim, dağıtım konusunu adam gibi ele alsın, şimdi konuştuklarımızı da ona göre değerlendirsin.

Kaya: Ben bu konuda da bilgilendirme yapayım. Evet, ilk sayı 34 şehre gitti, ikincisi de 46. üçüncüsü, yaza denk geldiğinden olsa gerek, biraz düştü, 41. Dergiyi insanların dayanışmasıyla dağıttığımız için, bazı şehirlere iki-üç ayrı koldan girdiğini de ekleyeyim. Önemli çünkü. Yani sadece bayiler, kitapçılar bazında değil, yerellikler temelinde dağıtıldı dergi. Ben bazı örnekler biliyorum, tek başına 60-70 tane dergi dağıtan. Mutlaka ki, dergi onun çevresiyle iletişimini kolaylaştırıyordur. Gerçekten de yerel alanlardan daha fazla yazı olsa çok daha güzel bir dergi çıkmış olur. Bundan sonraki örgütlenme toplantısında İstanbul-dışı alan da ayrıca ele alınacak ya, aynı şeyi dergi noktasında da düşünebiliriz. Bir dergi de gerçekten bir merkeze sahip olabilir. Ki ben bu konuda en iyi örneğin %52’nin dergisi olması gerektiğini düşünüyorum, bir sürü şehirde iyi-kötü bir şeyler yapmaya çalışan insanlar var, yazılamadan tutun bir varoluş anlamında örgütlenmeye kadar pek çok şey yapılıyor. Ama bunları hakkıyla dergiye yansıtamıyoruz. Biraz tembellik olduğunu da düşünüyorum. Yani cepten mesaj atarken tıkır tıkır çalışan eller, iş doğru düzgün bir yazıya gelince biraz duruluyor. Öyle veya böyle kendi fikirlerimizi ifade etmenin, yaygınlaştırmanın en iyi araçlarından biri dergi. Burada hiçkimse’nin bahsettiği ekibi değerlendirip devam edelim.

TOPLANTININ BU KISMI KATILIMCILARIN İSTEĞİYLE YAYINLANMAYACAK.

TOPLANTIYA 30 DAKİKA ARA VERİLDİ.

Anim: Gelelim çetrefilli konuya. Medyada %52…

glocal scream: Şimdi, kırılma noktası Koç’a karşı yapılan eylem oldu…

Anim: Yok, orada hatan var. Okan Bayülgen de etkili oldu. Daha önce Nokta’da röportaj çıkmıştı, ama Okan Bayülgen’in programında çıkması, hani medyatik anlamda, farklılaştırdı olayı.

glocal scream: Pardon, doğru. Daha sonrasında %52’ye medyada bir ilgi var ama daha çok da olabilirdi. Ben gerçekten bu kadar fazla röportaj isteği olduğunu bilmiyordum, sempozyum duyurusunda öğrendim. Tabii buraya gelmeden önce konuştuk ettik, röportaj verilmemesinin nedenini anlıyorum, ama medyanın daha çok ilgisini çekecek şeyler de mi söylemek lazım?

itaatsiz: Yok daha neler, medyaya da o kadar kaptırmamak gerek. O zaman o röportajlara cevap verseydik. Gazete, televizyon… Herhalde, geçen bahar Hülya Avşar’dan daha çok haberimiz çıkardı.

(Gülüşmeler)

haymatlos: Ben niye röportaj verdiğimizi anlamıyorum. Tamam, onların kendi hazırladıkları haberleri engelleyemeyiz, ama biz de röportaj vermeyelim yani! Hem medyaya insanları salaklaştırıyor, yönlendiriyor diyoruz, hem de röportaj veriyoruz. Medya kapitalizmin propaganda aracı değil mi, ne işi var %52’nin orada?! Hele o Zaga mıdır Makina mıdır, o aptal şeyde %52’den bahsedildiğinde sinirden kudurdum! %52’nin medyaya karşı net tavrı olmalı, bize soruyorlarsa çıkarmasınlar. Bahsetmesinler.

noID: Okan’ın programı geçer gider, ama burada bile ilk defa o programda %52’yi duymuş bir kişi var şu anda. Medya %52’den bahsederse bahsetsin, sadece röportaj, Okan değil ki, köşe yazılarında %52’yi yazanlar var. Ben Reha Muhtar denen adamın bile bir köşe yazısını %52’ye ayırdığını gördüm. Tamam, o, kapitalizmin bir aracı olarak seni içine almaya çalışır, ama burada senin de elin armut mu topluyor? Sadece röportajlarda çok dikkatli olmalı, o da zaten öyle oluyor.

Azad: Onların bir kısmını ben de gördüm. Reha Muhtar’ın bahsetmesiyle Yıldırım Türker’in bahsetmesi farklıdır farklı olmasına ama sen mücadeleni bu ahtapottan koruyacaksın. O alır seni evcilleştirmeye çalışır, sivil topluma çevirir. Bugün devrimci mücadelenin işçi eylemleri olmadığını hepimiz biliyoruz, kapitalizm biraz da bilgiyi kontrol ederek, çarpıtarak saldırıyor. E, kapitalizmin de en önemli bilgi üretme, çarpıtma aracı da medya. Sen kendi devrimci mücadelenin çarpıtılmasına niye izin veriyorsun?

itaatsiz: Medya medyadır, pisliktir, ama Hürriyet gazetesiyle Yeni Harman dergisine birebir aynı demek de körlük olur. Aslında mesele bir kısmıyla internette olduğu gibi, hemen siyah-beyaza bağlamak kolaycılık olur. “Medyada çıkalım” demek de “medyada niye çıkıyoruz” demek de bence aynı madalyonun iki yüzü. Biz %52’nin medyada bu şekilde çıkıyor olmasının ne anlama geldiğini düşünelim. Röportajları bir kenara koydum, birincisi haber olarak ve ikincisi de köşe yazılarında %52’nin geçiyor olması, o sitenin sürekli takip edildiğini, o köşeleri yazanların, gazetecilerin, muhabirlerin olan biten şeyler karşısında %52’nin ne dediğini takip ettiği anlamına gelir. Bugün adamlar parti ya da dernek kuruyor, AB’den yardım alıyor, bilmem hangi işadamından sponsorluk alıyor, milyon dolarlar harcıyor, medyada iki satır lafı geçmiyor. Niye? Çünkü hiçbir şey demiyor. Diyemiyor. Reha Muhtar da, bilmem kim de senden, senin fikrinden, eyleminden bahsetmişse, bu daha pek çok, pek çok insanın seni takip ettiği anlamına gelir. Sadece gazetecilerinkinin yansımasını hemen ertesi gün gazetede, televizyonda görebiliyorsun, o kadar.

haymatlos: Bu doğru. Onlar da diğer pek çok insan gibi takip etsinler, buna diyecek bir şey yok zaten. Benim kaygılarım daha çok, %52’nin ne dediği anlaşılmadan, bizim özgün eylem tarzlarımızı sansasyonel açgözlülüğe malzeme yapmaları. Bunu illa yapacaklarsa, bir yere kadar engelleyebilirsin tabii. Ama sen kendi etkileyebileceğin kadar alanda kontrolünü kaybetmezsin.

Simurg: E, röportajların kullanım biçimi buna denk düşüyor zaten. 90’dan fazla röportaj talebine yanıt verilmemişse, daha ne olsun işte. Ben itaatsiz’in gündemleştirmeye kalkıştığı konuyu tekrar ele alalım, diyorum: medyada bunca yer alıyor olmak ne anlama geliyor? Ya da ne sonuç doğuruyor? Burada interneti konuşurken de geçen şeyi tekrarlayabilirim: medyaya, medya üzerinden şekillenen ilişkilere güven olmaz. Biz bir örgütüz, medya bizim sözlerimizin ancak ve ancak ufacık bir kısmını verebilir. Yani çok çok iyiniyetle verse bile, anlamında söylüyorum. Bu durumda biz varoluş imkanlarımızı medya üzerinden süreklileştiremeyiz. Orası uçucu bir alan. Genel medya kuramlarına bile dalmadan, onlarca gazete çıkıyor ve yüzden fazla televizyon kanalı var. Herkesin 15 dakika ünlü olduğu çağda yaşıyoruz, ama aynı 15 dakikada bir kişi değil, yüzlerce, binlerce kişi ünlü oluyor! Bu uçuculuğun, geçiciliğin ortasında uçucu olmamak için senin kendi yaşadığın mahallede, semtte, kentte süreklilik gösteren bir varoluşu ortaya koyman gerekiyor. Bunu sadece medya açısından da söylemiyorum. Yani medyada yer almasan bile, sen gerçek hayatın içerisinde kendi hayallerini iyi-kötü gerçeğe dökmezsen uçuculaşırsın. Ne kadar iyi şey söylersen söyle, esamen okunmaz.

haymatlos: Ben de onu demeye getiriyorum: “A, %52’yi bilmem ne gazetesinde görmüştüm” diyen yüz kişiyle tanışmaktansa, kendi ellerimle dağıttığım bildiriden merhaba diyen birisiyle tanışmayı, konuşmayı tercih ederim. Çünkü o, canlı olan.

Kaya: Ama senin bildiri dediğini de bir tür bizim medyamız olarak değerlendiremez miyiz? Sonuç olarak medya “aracı” demek, aracına yenik düşüp düşmemek sana kalmış.

Anim: Bildiriyi böyle değerlendirmek biraz abartı olur, ama dergi ve internet için söylenebilir belki böyle bir şey. Yani teorik olarak. Bunu sana itiraz etmek için söylemiyorum, çünkü sanırım söylemek istediğin şu: bu bildiriler ya da dergiler ve hatta eylemler de, ancak bir toplumsal iddianın hayatla kesişiyor olmasında anlamlı olur. Yani biz yayınevi değiliz, bildiri makinesi de değiliz, eylem grubu da değiliz. Biz bütün hayatı dönüştürmekten bahsediyoruz. Medya aracılığıyla ya da bildiri aracılığıyla tanıştığın adamın tırnak içinde daha değerli olup olmaması senin bunlar dışında da ne yaptığınla ilgili. Çünkü bunların hepsini Aydınlanmacı mantıkla bir tür jakoben özle de yapabilirsin, ama bunları bizim savunduğumuz yatay düzlemde yapabilmek için orada söylediklerini elinden geldiğince hayata geçiriyor olduğunu görmesi gerek insanın. Devrimciden öte, devrim olmak, devrimin ta kendisi olmak. Kapitalizmin artık tek tek bedenleri savaş alanına çevirdiğini göz önünde bulundurursak, biz tek tek devrim olmalıyız ki başarabilelim.

Mujere libre: Evet, burada kaçırmamamız gereken şey, bizim kendi kendimize tuzağa düşmememiz. Biz düşüncelerimizi bulduğumuz her imkanla anlatmalıyız, ama anlatmanın da ancak bir yere kadar değişiklik yaratabileceğini de bilmeliyiz. Yine anlatma olacak ama şöyle söyleyeyim: mesela birisine ideallerimizle ilgili varsayıma dayalı bir ütopyayı anlatmak mı daha etkili oluyor gerçekten, yoksa Çatalhöyük’ü, Ukrayna’yı ya da Bookchin’in verdiği örnekleri anlatmak mı? Ben, iktidarın ebed müddet olmadığını özgürlük mirasının geçmiş örnekleriyle anlatınca insanların çok etkilendiğini düşünüyorum. E, şimdi de, kapitalizmin zorunluluk alanlarının dışında, ya da tam ortasında ama onlarda gedikler açarak oluşturmaya çalıştığımız örnekler de çok etkili olacaktır.

itaatsiz: Ki, etkili olmasa bile doğru nihayetinde. Doğru olan o. Diyelim ki, onu kimse duymasa bile, sen doğru olanı yapıyorsan, kimse duymuyor diye vazgeçer misin? Ayrıca hepimiz biliyoruz ya da en azından tahmin ediyoruz ki, bırak anaakım medyayı kendi derginde, sitende bile her şeyi anlatamazsın. Böyle bir durum söz konusuyken, sen medyada çıkıyoruz diye faaliyetini yavaşlatırsan çok büyük ve köklü sorunlar yaşamaya başlarız. Mesela ben, %52’yi bir şekilde duymuş olan birisi bizim faaliyetimizle karşılaşıp “a o siz misiniz” türünden tepki verince, “evet biziz, al bu da bildirimiz, hadi dağıtalım” diyorum. Alttaki çürükler o an gösteriyor kendini. Bence medyayı burada gündem yapmamıza bile gerek yok, çıkarsak çıkalım gazeteye, işte arada bir de röportaj verelim, ama biz istediğimiz zaman. Biz, oradan %52’yi duyanlarla ne yapacağımızı konuşalım.

Anim: Ben şunu da ekleyeceğim: Biz kendi ayaklarımızın üstünde hareket edersek, ak koyun kara koyun çıkar her zaman ortaya. Yani medya bir dolu şeyimizi haber yapmaya, röportaja çevirmeye hevesli de, size şunu sorayım: herkesin akın akın cumhuriyet mitinglerine koştuğu, gazetelerin manipülasyonu doruk noktaya vardırdığı o günlerde, biz çıkıp “bu faşizmdir” dedik. Ben eyleme katılmadım da, sitede de diyor, fotoğraflarda da görünüyor, oradaki gazeteci sayısı gerçekten çok fazla. Peki, ertesi gün kaç gazetede televizyonda gördük eylemi?

paralysystem: Doğru, sadece birkaçı verdi, onların da yarısı eylemde ne dendiğini anlamamıştı zaten. Vermediler, çünkü o zaman gerçekten ters bir şey söylemişti %52. O medya patronları kulu kölesi oldukları orduya, devlete edilmiş bu lafları kolay kaldıramazlar.

mujere libre: Okan Bayülgen de o eyleme kadar kaç hafta %52’den bahsetti, eylemi gördü, kesti bahsetmeyi!..

paralysystem: O yüzden bırakalım, medya kafasına göre takılsın! Hatta isterse, %52’yi öyle eğlenceli, şen şakrak sansınlar, öyle esince de “röportaj yapalım” desinler. Biz ne yapacağımızı iyi bilelim yeter. Burada sadece örgütsel temelde bir şeyi söylemiyorum, biz sosyal devrim diyerek başladık bu işe. Kolay bir şeyi söylemiyoruz, ama kesinlikle doğru olan, ahlâki olan bir şeyi söylüyoruz. Sosyal devrim demek, bazı kurumları kaldırmak falan değildir sadece, insan olmanın, yaşamanın anlamını da değiştirmektir. İktidarlar kaç yüzyıldır inciğine cinciğine çalışıp kendilerine uygun insan modellerinden oluşan bir toplum yaratmaya çalışıyorlar, biz de mutlaka bunun bir dolu izini taşıyoruz. Sen insanlara “iktidarları yık” derken, kendi kafana, hücrelerine yerleşmiş iktidarları yıkmaya çalışmazsan, “imamın dediğini yap yaptığını yapma” olur o. Unutmayalım ki, biz şu an bir süreci tartışıyoruz, bir şeyler yapmışız, bir yıl geçmiş, daha önümüzde uzun yıllar var, işte tam bunun ortasında, devam eden bir hayatın içerisindeyiz. Gün gelir, bugün kendince böyle yapan medya, iktidarlarına yönelik bir tehdit hissetti mi, yönünü tersine çevirir. İşi manipülasyon zaten. O terse çevirdi mi, medyatik şöhrete dayanarak duranlar çöker gider.

haymatlos: Medya çevirirse çevirsin istediği kadar. Rüzgâra karşı tükürmüş olur sadece!

(Alkışlar)

mujere libre: Burada gündem zaten kendiliğinden son konumuza doğru gelişti. Ayrıntılarıyla onu ele almaya başlayalım.

TOPLANTININ BUNDAN SONRAKİ KISMI KATILIMCILARIN İSTEĞİ ÜZERİNE YAYINLANMAYACAK.

Not: Toplantı dökümü, toplantıda kararlaştırılan iki kişi tarafından yapıldı, yine toplantıya katılmış olan beş kişi tarafından kontrol edildi.

Ve yine, önceki toplantının dökümlerindeki gibi, "hımm", "ee", "şey" ve "ya"ların çoğunu es geçtik; ve dağınık cümleleri mümkün olduğunca toparladık.